Bir ulusun yaşadığı topraklara yabancılaşması, yalnızca mekânsal bir kopuştan ziyade, köklerinden, tarihinden, kültüründen, hatta kendisinden uzaklaşmasıdır. Bu süreç bir anda oluşmaz, sezdirmeden, sinsi adımlarla yaklaşır. Çoğu insan fark etmez bile. Tıpkı sabah uyanıp aynaya baktığında kendi yüzünü tanıyamamak gibidir bu durum. Hâlâ aynı topraklarda yaşanır, aynı dağlara bakılır ve deniz aynı kıyısında yürünür ama bir şey eksiktir: 'Aidiyet' hissi...
Bir zamanlar dağların gölgesinde anlatılan destanlar, dilden dile aktarılan efsaneler, halkın belleğinde yer etmiş hikâyeler artık yerini yabancı dizilere, reklam jingle’larına ve popüler kültürün içi boş parıltılarına bırakmıştır. Mahalle aralarında çocukların oynadığı geleneksel oyunlar unutulmuş, sokaklar sessizleşmiş, dillerdeki yöresel ağızlar bile utançla bastırılmıştır. Çünkü yeni nesil, artık başka dillerde hayal kurmakta, başka ülkelerin şarkılarıyla duygulanmakta ve o ülkelerin kültürlerini benimseyerek, kendini daha “havalı” hissetmektedir.
Bu yabancılaşma sadece kültürel değildir. Toprağın sesi kısılmıştır adeta. Tarımın yerini beton almış, meraların üzerine alışveriş merkezleri kurulmuştur. Atalarının elleriyle işlediği toprağı tanımayan gençler, doğayla bağını ekranlardan izledikleri belgesellerle kurmaya başlamıştır. Oysa bir zamanlar toprakla konuşan neslin çocuklarıdır şimdiki nesil. Ağaçla dertleşen, suya dua eden bir milletti. Şimdi ise tarihi hazine ve doğal yaşam alanları katledilirken, kimsenin içi sızlamıyor, çünkü doğa artık “satılabilir” bir meta olarak görülüyor.
Coğrafyanın ruhu vardır, insanla konuşur. Ama bu bağ koptuğunda dağlar susar, rüzgâr serinletmez, toprak bereketini paylaşmaz. Ulus, yavaşça göçebe bir ruh haline bürünür. Ne gittiği yerde yerli olur, ne de kaldığı yerde kendini ait hisseder. Her şey geçici, her yer yabancı gelir insana. Bu aidiyetsizlik hali, ulusun karakterine de yansır. Sabırsız, huzursuz ve hep başka bir şeyde kurtuluş arayan bir topluma dönüşür.
Bir ulusun yaşadığı coğrafyayla bağını yitirmesi, aslında kendi kimliğini kaybetmesidir. Coğrafya sadece bir yer değildir; tarihin ve hatıraların gömülü olduğu, her miliminde geçmişi fısıldayan, her bir taşında anlam saklı olan bir varlıktır. Toprağını tanımayan, saygı duymayan bir ulus, ne geçmişini taşıyabilir, ne de geleceğini inşa edebilir.
Belki de yeniden başlamak gerekir. Kim bilir! Belki bir çocuğun toprağa çıplak ayakla basmasıyla, yaşlıların torunlarına bir ağıt öğretmesiyle ya da gençlerin toprağa bir fidan dikmesiyle… Ait olmadığımız toprak, bizim değildir. Sevmediğimiz coğrafya da bizi sevmez. Coğrafyaya yabancılaşmak, önce kalbe, sonra millete ağır gelir. İçinde yaşadığın toprakların hikâyesine yeniden kulak ver! Çünkü bir ulusun yeniden uyanışı, kendi coğrafyasını yeniden anlamasıyla başlar.
'Yabancılaşma' süreci kendiliğinden başlamaz. Bu sürecin arkasında çoğu zaman çeşitli aktörler ve derin sebepler vardır. Kimi kasıtlıdır, kimi gafletin sonucudur, ama hepsi zamanla ulusun kimliğini aşındıran birer zımpara gibidir.
Söz konusu süreci, çoğu zaman eğitim sistemini, medyayı, şehir planlamasını ve hatta dil politikasını şekillendiren siyasal ve kültürel elit kesimler başlatır. Onlar, modernleşme adına geçmişi “gerilik” olarak damgalar. Geleneksel olan hor görülür, yerli olan küçümsenir. Yerli kıyafetler ‘köylü işi’, yerel diller ‘ağzı bozukluk’, geçmiş ise sadece ‘unutulması gereken’ bir hatıra gibi gösterilir. Böylece halk, yavaş yavaş kendi değerlerinden utanır hale gelir, terk etmeye başlar.
Yabancılaşmanın en güçlü tetikleyicilerinden biri de dış etkilerdir. Yani küresel sermaye için, çıkar amaçlı dayatılan yapay kültürler. Dev reklam aygıtlarıyla, neyin güzel, güçlü ve neyin doğru olduğu, subliminal çalışmalarla adeta insanların hafızalarına kazınır. Kendi toprağında yetişen ürünleri değil, ithal paketli ürünü daha değerli bulan bir toplum inşa edilir. Söz konusu coğrafyanın, en güçlü üreticilerden bile sezdirmeden, usul usul tüketici güruhu oluşturulur. Televizyonlar, diziler, sosyal medya, insanlara başka ülkelerde yaşamanın hayalini kurdurarak yaşadığı yeri çirkin ve yetersiz gösterir. Bu durum, zamanla bir ulusu kendi yurduna misafir gibi hissettiren bir psikoloji batağına sürükler.
Tarihin unutulması, ders kitaplarına sızan içeriklerle, yani eğitim sisteminin dönüştürülmesiyle başlar. Kendi kahramanlarını tanımayan, yaşadığı bölgenin değerlerini bilmeyen çocuklar, büyüdüğünde o toprağı sahiplenmez, çünkü kendini o toprağın evladı değil, sadece “kiracısı” gibi görür.Tarihini bilmeyen, coğrafyasını tanımayan nesiller yetiştirilirse, o ulus zamanla hem geçmişini unutur, hem geleceğini kaybeder.
Bazı sözde aydınlar vardır, Batı’yı överken, doğduğu yeri küçümsemekten kaçınmaz. Kimliğinden utanan, batı hayranıdırlar. Kendi halkına yukarıdan bakar, onların değerlerini, gelişmemişliğin 'kanıtı” sayarlar. Bu kişiler televizyonlarda, gazetelerde, kitaplarda sık sık görünür. Söylemleri, özellikle genç zihinlerde etkili olur. Oysa gerçek aydın, halkına sırtını dönmez. Onu ileri taşıyacak olanın, kendi kültürel birikimi olduğunu bilir.
Bir ulusun coğrafyasına yabancılaşmasının en acımasız şekli ise rant uğruna gözünü kırpmayan 'Güçler' lerin çalışmalarıdır. İktidar uğruna coğrafyanın ruhunu pazara çıkarmakta tereddüt etmezler. Yaylaların, ormanların, su kaynaklarının, hatta dağların ve tepelerin, göllerin, ekilip biçilen verimli toprakların dahi, “yatırım” adı altında yok edilmesi, halkın yaşadığı alanların beton yığınına çevrilmesi… Bu, sadece doğaya değil, insanın hafızasına da ihanettir. Eskiden çocukların oyun oynadığı yeşillik alanlarda, şimdiler AVM, beton yığınları çoğalmaya başlamışsa, aidiyet duygusunun yok olması kaçınılmazdır.
Yabancılaşma süreci, kimsenin “gelin toprağınızdan nefret edin” çağrılarıyla başlamaz, çünkü sinsilik gerektirir. Küçümseyerek, unutturarak, alıştırarak başlatılır. En tehlikelisi de halkın bir gün 'biz hep böyleydik zaten' demeye başlamasıdır. İşte o zaman yabancılaşma tamamlanmış olur.
İnanıyorum, her yabancılaşmanın bir geri dönüşü vardır! Yeter ki farkında ol ve kendi hikâyeni sahiplen! Çünkü toprağın sana ihtiyacı var. Sen, bu toprağın çocuğusun. Toprağını ve tarihini unutursan, kendini de unutursun.