Soluklanmayı Unuttuk
Şehrin mahşeri kalabalığından uzaklaşmak, yüksek rakamlı nüfus tabelalarından soyutlanıp kıvrılarak yüksek rakımlı bölgelere; aklın zarar etmediği, kârlı günlerin izini sürmek istediği yerlere sıyrılıp gitmek istiyor insanlar.
Durdurak bilmeyen, kaygı yüklü bir yarışın içinde; hız limitinin hiçe sayıldığı o dik yokuştan inerken bulduğu kaçış rampasına çekip durmak… Soluklanmak!
Unutuyor muyuz soluklanmayı, yoksa unutmak zorunda mı bırakılıyoruz?
Evet, hayat artçı sarsıntılarını kesmeyen bir sallanış hâli ve ara vermeye zamanımız yok. Şartlı salıverildiğimiz bu düzende; saatlerden dakikaları pirinç taneleri gibi ayıklayarak geçen günlerle köşe kapmaca oynuyor, bahşedilen mutluluğun tebessüm sadakasını benimsemekle yetiniyoruz. Uzun, bitimsiz bir cümle içinde nokta koyacak yer bulamadığımız gibi, parantez dahi açamıyoruz içimizde.
En son ne zaman kendinizle baş başa kaldınız?
Ağaçların rüzgârla, adımların sadece yaprakla konuştuğu yerlerde yürüdünüz mü? Yahut bir kıyıda engin maviliğe dalıp; suyun kendine has alfabesini, kimi zaman özünü süzerek kimi zaman özümseyerek çözmeye çalıştınız mı? İki elin parmaklarını geçmiyorsa; huzuru, dinginliği bir yerlerde kaçırıyoruz demektir.
Taşımakla hükümlü olduğumuz ağırlıklar arasında kimsenin bir diğerine sihirli değnek uzatası yok. Tükenmeden durmalı, dinlenmeli ruhumuz.
Yaşama bakış açımız, akış acılarını anımsatırken; karanlıkta bile kendi içinde güneş ışığını doğurabilmeli insan. İç sesini duymanın ne denli önemli olduğunu hatırlamalıyız.
Var mısınız; gökyüzünden, rüzgârdan, hızla akıp giden ama fark edilmeyen manzaradan yoksun günleri yakamızdan söküp atarak ilerleyelim.
Haydi, ağız dolusu gülmesek de yürek dolusu huzur kökleyelim hücrelerimize.
Nefesimiz durmamışken henüz, soluk alalım.