Tren yolculukları ile dünyayı karış karış gezen bir gencin hikayesini okurken dalıp gidiyorum, bir kompartıman koltuğuna ilişip sessizce. Gidilir mi? Gittim. Uzayıp giden tren rayları üzerinde hayata, hayatlara uzanmak, yol ile bağ kurmak. Yol, ne kadar huzur verici bir kelime, öyle değil mi? Bağ kurmak da öyle. Bağlanmak yola ve tutunmak mesafelere.
Kalkış düdüğü ile kapanır demirden kapılar, biraz da içimize. Önce, kararsızlığın iplerine dolanıp, gidip gitmemek arasında kalmış gibi ağır ağır hareket ediyor tren. Garın ışıkları geride kalıp şehirden uzaklaştıkça hızlanıyor. Kalabalık bir şehirden kaydını düşürüyor geride kalan peron. Raylara paralel geçen zaman, yavaş yavaş raylardan içe uzanışına evriliyor. Gecenin dördü. Gerçekliğe sabırlı örtüler çekmiş olan karanlık, aralanacak birkaç saat sonra. İleri giden tren geride bırakmıyor anıları, iç cebinde tuttuklarınla uykuya dalıyorsun kısa da olsa. Tıkır tıkır salınıyor dinginlik.
Şafağın ufuk çizgisini yırtan kızıllığı, penceredeki buğu ile birlikte tenhalığın köşelerine sinmiş izlerin de üstüne düşerken aralanır gözler. Solunda akıp giden manzaraya, çerçevenin dışından bakarken zihnin akışın içinde durmaya çalışır. Öyle sabit, hareketsiz. Yorulmak değil, duraksamak belki isteği. Bakışlar da kayıp giden şu yaşını başını almış toprak gibi hazmetmek hızı. Akışkanlığı damarlarında durmaksızın kükreyen zamanın kıyısına sinmeli insan. Saklanmalı; oyunda ebelenmek istemeyen küçük bir çocuk gibi bazen, kimse bulmasın, bulunmasın diye ruhunu gizlemeli.
Soluksuz kalmışlığı hisseder tren, kara bahtının dumanını savura savura, görmüş geçirmiş yaşlı bir amcanın ihtiyatlı adımlarıyla ilerler.
Göğü kuşatan beton birikintiler silinip yerini uzayıp giden bahçeler, tarlalar, tek başınalığını ilan eden ağaçlar, patikalar, aralarda tek tük yanan iki göz evler alınca duymanın gerekliliği sırasını, görmenin yalın güzelliğine devreder. İnsan, nabzının yavaşladığını, o soluksuz bırakan ritimlerin seyrekleştiğini hissettikçe ruhunun dağınıklığında kendine nasıl yer bulduğuna hayret eder. Düşünceler, duygular, dört köşeli camdan akar birbiri ardına. Trenin uğradığı istasyonların sisli havasına geçmişten bir toz zerresi bırakır usulca.
İçsel atıkların geri dönüşüm merkezi olur yol; insanla dünya arasındaki uyum temeline, kendi elleriyle diktiği değişim blokları.
Dünya bizi kucaklamayı bilmez, iç ve dış sıkıntılar nedir bilmez, insanın zihninde biriktirdiği yüzlerce soruyu cevaplayamaz. Ama dağlara, denizlere, tepelere, bozkırlara giden, yeni kıtalara, uzak ülkelere, belki de hiç tanımadığımız ama karşılaşmamız gereken kokulara açılan yollar çizmiştir ve ona kollarımızı uzatıp, yola sarılmayı yine bize bırakmıştır.
Huzuru inşa etmek o yola düşmekle başlayacak belki de... Kim bilir?
