Milli Eğitim Bakanlığı koridorlarında yankılanması gereken bir soru var:
Devletin en kritik kurumlarından biri olan Milli Eğitim Akademisi Başkanlığı neden konuşmuyor?
Daha doğrusu, neden konuşturulmuyor?
X platformunda yapılan paylaşımların yoruma kapatılması teknik bir tercih midir, yoksa bilinçli bir suskunluk stratejisi mi?
Kamu kurumlarının görevi sadece bilgi vermek değil, aynı zamanda hesap vermektir. Hele ki söz konusu olan eğitimse… Hele ki milyonlarca öğrencinin, yüz binlerce öğretmenin geleceği söz konusuysa…
Ama ortada bir gariplik var.
Kapılar açık gibi görünüyor, ama aslında kapılar duvar.
Bir kamu kurumu düşünün:
Toplum adına karar alıyor, toplum adına politika belirliyor… Ama toplumun kendisine konuşma hakkı tanımıyor.
Bu nasıl bir iletişim anlayışıdır?
X platformu gibi doğası gereği etkileşim üzerine kurulu bir mecrada yorumları kapatmak sadece teknik bir ayar değildir. Bu, açıkça bir tercihtir ve bu tercih şu soruyu doğurur:
Neden?
Eleştiriden mi korkuluyor?
Yoksa cevap verilemeyecek sorular mı var?
Çünkü ortada gerçekten ciddi iddialar dolaşıyor ve bu iddialar öyle görmezden gelinecek türden de değil.
En çarpıcı çelişkilerden biri şu:
Üniversitelerde görev yapan doktoralı öğretim üyeleri sınavsız şekilde öğretmen eğitmeni olarak alınabiliyor. Ancak aynı sistemin içinde, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde yıllarca görev yapmış, sahada ter dökmüş, üstüne bir de doktora yapmış öğretmenlere sözlü sınav şartı getiriliyor.
Bu nasıl bir mantıktır?
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Aynı akademik unvan, farklı muamele.
Aynı eğitim düzeyi, farklı güven.
Üniversitedeki doktora “geçerli”, bakanlık içindeki doktora “şüpheli” mi?
Daha da açık soralım:
Bakanlık kendi yetiştirdiği, kendi sisteminde çalışan, sahayı bilen öğretmenine neden güvenmez?
Bu öğretmenler yıllarca sınıfta öğrenciyle yüz yüze gelmiş, sorunları birebir yaşamış insanlar. Eğitim teorisini sadece kitapta değil, pratikte de bilen kişiler.
Peki kim daha iyi analiz eder öğrenciyi?
Sadece üniversite öğrencisiyle muhatap olmuş bir üniversite hocası mı?
Yoksa öğretmen adaylarının görev yapacakları sınıfta yıllarca ders anlatmış bir öğretmen mi?
Bu sorunun cevabı aslında çok net. Ama uygulamaya baktığınızda sanki bu cevap bilinmiyormuş gibi davranılıyor.
Bu da ister istemez şu düşünceyi doğuruyor:
Sorun liyakat değil de bir tercih meselesi mi?
Şeffaflık sadece bir kavram değildir.
Demokrasinin temelidir.
Hele ki kamu kurumları için vazgeçilmezdir.
Ama bugün gelinen noktada, bırakın şeffaflığı, en basit iletişim kanalları bile kapatılmış durumda. Yorumlara kapalı paylaşımlar, tek taraflı bilgilendirme, yönlendirilecek sorulara sıfır cevap…
Bu bir iletişim modeli değil, bu bir kaçış modelidir.
Çünkü şeffaf olan kurum eleştiriden korkmaz.
Şeffaf olan kurum sorulara kapıyı kapatmaz.
Şeffaf olan kurum “gelin, konuşalım” der.
Ama burada tam tersi bir tablo var.
Açık söyleyelim, bu tablo Milli Eğitim Bakanlığı koridorlarında ciddi bir güven krizine dönüşmek üzere.
En hassas başlıklardan biri de bu.
Kamuoyunda dolaşan iddialar…
Sözlü sınav süreçleri…
Mülakat tartışmaları…
Torpil ve kayırma söylentileri…
Bunlar yeni konular değil. Ama her seferinde aynı sorun yaşanıyor:
Cevap yok.
Daha da vahimi, bazı iddialar sadece söylenti düzeyinde değil. Mobbing, baskı ve son derece ağır bir iddia daha:
Milli Eğitim Akademisi’nde asansörde doktoralı bir kadın öğretmene yönelik taciz ve mobbing iddiası.
Bu ne demek?
Bu nasıl bir iddiadır?
Yıl 2026… Bir kamu kurumunda, bir eğitim kurumunda, bir kadının böyle bir durumla anılması bile başlı başına bir krizdir.
Buradan açık bir çağrı yapmak gerekiyor:
Sayın Yusuf Tekin bu iddialara kamuoyu önünde açık ve net bir şekilde cevap vermelidir.
Sessizlik burada bir seçenek değildir.
Çünkü konu sadece idari bir mesele değil, aynı zamanda insan onuru, kadın hakları ve kamu vicdanıdır.
Bu noktada yapılması gereken nedir?
Susmak mı?
Yorumu kapatmak mı?
Görmezden gelmek mi?
Hayır.
Yapılması gereken açık ve nettir:
Şeffaf bir şekilde açıklama yapmak.
İddiaları ciddiyetle araştırmak.
Kamuoyunu bilgilendirmek.
Ama bunların hiçbiri yapılmıyorsa, o zaman insanlar kendi sorularını giderek daha yüksek sesle sormaya başlar.
Yıl olmuş 2026.
Dijital çağın ortasındayız.
Bilgiye ulaşmak saniyeler sürüyor.
İletişim tek tuşla kuruluyor.
Böyle bir çağda, bir kamu kurumunun sosyal medyada yorumları kapatması ne anlama gelir?
Bu sadece teknik bir tercih değildir.
Bu bir zihniyet göstergesidir.
Ve o zihniyet şunu söylüyor olabilir mi:
“Biz anlatırız, siz dinlersiniz.”
Ama artık öyle bir dünya yok.
Toplum sadece dinleyen değil, aynı zamanda soran, sorgulayan, hesap soran bir noktada.
Bunu görmezden gelen her kurum, kendi meşruiyetini tartışmaya açar.
Bugün herkesin sorması gereken soru şu:
“Kendi bünyesindeki doktoralı öğretmenine güvenmeyen bir eğitim sistemi, topluma nasıl güven verecek?”
Bu sadece bir personel politikası meselesi değil.
Bu bir vizyon meselesi.
Bu bir adalet meselesi.
Eğer aynı unvana sahip insanlar arasında bu kadar büyük bir fark gözetiliyorsa, orada bir sorun vardır.
Ve bu mahiyetteki böyle bir sorun da görmezden gelinerek çözülmez.
Devlet kurumları hata yapabilir.
Bu doğaldır.
Ama asıl mesele hatanın kendisi değil, o hataya nasıl tepki verildiğidir.
Şu an beklenen şey çok basit:
Açıklama.
Şeffaflık.
Sorumluluk.
Hatayı giderme.
Ve evet, hatayı yapanların hukuk önünde bedel ödemeleri.
Bu yüzden bu yazının manşeti sadece bir eleştiri değil, aynı zamanda bir çağrıdır:
MİLLİ EĞİTİM AKADEMİSİ BAŞKANI DERHAL ÖZÜR DİLEYİP İSTİFA ETMELİDİR!
Çünkü güven daha baştan kaybolduğunda, hiçbir sistem ayakta kalamaz.
