Bir Güvenlik Sorunu Olarak IŞİD
IŞİD’i yalnızca “radikal bir terör örgütü” olarak tanımlamak, tehdidin boyutlarını eksik okumak anlamına gelir. Bu yapı, şiddeti yönetim biçimine dönüştüren sistematik bir güvenlik problemidir.
IŞİD yapılanmasını “radikal bir terör örgütü” etiketiyle açıklamak, meseleyi hafifletmekten başka bir işe yaramaz. IŞİD; modern çağın siyasal boşluklarından, otorite krizlerinden ve mezhepsel sorunlardan beslenerek ortaya çıkmış, şiddeti kutsallaştıran, ölümü yönetsel bir araca dönüştüren sistematik bir yapı olarak literatürde yerini almıştır. Bu yapılanma, dinin ahlaki özünü değil; en ilkel ve en sert yorumlarını örgütsel bir disipline dönüştürmüştür.
Akademik literatür açık biçimde göstermektedir ki IŞİD, El-Kaide geleneğinden türemekle birlikte onu aşan bir radikalleşme düzeyine ulaşmıştır. El-Kaide için şiddet bir mesaj aracı iken, IŞİD için şiddet bizzat rejimin kendisi olmuştur. Toprak hâkimiyeti, infaz videoları, meydanlarda sergilenen cesetler ve zorla dayatılan sözde hukuk sistemi; örgütün korku üzerinden meşruiyet üretme çabasının parçalarıdır.
IŞİD ideolojisinin merkezinde yer alan tekfirci Selefilik, sadece Batı’yı değil, farklı düşünen tüm Müslümanları da hedef tahtasına yerleştirmiştir. İslam düşünce tarihinin çoğulculuğunu ve yorumlayıcılığını reddederken, kendisini mutlak hakikat olarak dayatmıştır.
Akademik çalışmalar, bu ideolojik sertliğin örgüt içi itaat mekanizmasını güçlendirdiğini; sorgulamayı, vicdanı ve ahlaki tereddüdü sistematik biçimde yok ettiğini ortaya koymaktadır.
Örgütsel yapılanma açısından IŞİD, klasik terör hücrelerinden farklı olarak bürokratik bir şiddet aygıtı kurmuştur. Vilayetlere ayrılmış coğrafya, sözde kadılar, zorla toplanan vergiler ve çocuklara dayatılan ideolojik eğitim programları, örgütün “devlet” iddiasının somut göstergeleridir. Ancak bu yapı, literatürde de vurgulandığı üzere hukukun değil, zorbalığın kurumsallaşmış hâlidir. IŞİD’in düzeni, düzenin inkârıdır.
En tehlikeli boyut ise propaganda mekanizmasında ortaya çıkar. IŞİD, dijital çağın tüm imkânlarını kullanarak şiddeti romantize etmiş, ölümü yüceltmiş ve küresel ölçekte bir radikalleşme dili üretmiştir. Akademik analizler, bu propagandanın özellikle kimlik bunalımı yaşayan genç bireyleri hedef aldığını; aidiyet vaadi üzerinden insanları bir ölüm ideolojisine sürüklediğini göstermektedir.
IŞİD yapılanması; dinin değil, dinin araçsallaştırılmasının; siyasetin değil, siyasetsizliğin; düzenin değil, kaosun kurumsallaşmış biçimidir. Bu yapıyı yalnızca askerî operasyonlarla açıklamak ya da yok etmek mümkün değildir. Akademik literatürün altını çizdiği gerçek şudur: IŞİD’i doğuran sosyo-politik zemin sorgulanmadıkça, bu zihniyet isim ve biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye devam edecektir.
IŞİD’in faaliyet gösterdiği ülkelere bakıldığında ortaya çıkan tablo nettir: Güçlü devletlerin değil, otorite boşluklarının ürünüdür. Irak ve Suriye, IŞİD’in hem doğduğu hem de “devlet” iddiasını sahaya sürdüğü ana merkezler olmuştur. Musul ve Rakka, yalnızca iki şehir değil; şiddetin yönetime dönüştüğü karanlık laboratuvarlardır.
Bu merkezden yayılan yapı, Libya, Yemen ve Afrika hattında çevre vilayetler oluşturarak kaosu derinleştirmiştir. Günümüzde Afganistan merkezli Horasan yapılanması, IŞİD’in yeni ağırlık merkezi olarak öne çıkmaktadır. Toprak hâkimiyeti zayıf olsa da ürettiği şiddetin yoğunluğu, örgütün hâlâ küresel bir tehdit olduğunu göstermektedir.
Avrupa, IŞİD açısından bir cephe değil; psikolojik etki alanıdır. Hücre yapılanmaları ve bireysel saldırılar, örgütün coğrafyadan çok algı üzerinden ilerlediğinin kanıtıdır.
Türkiye bu haritanın dışında değildir ve yeri özeldir. Türkiye, IŞİD’in merkez ülkesi olmamış; fakat çatışma coğrafyasına komşuluğu nedeniyle hem hedef hem de geçiş alanı olarak konumlanmıştır. Sınır güvenliği, yabancı terörist savaşçılar, hücre yapılanmaları ve büyük şehirlerdeki saldırılar; Türkiye’nin bu tehdidi yalnızca dışarıda değil, kendi iç güvenliği bağlamında da yaşadığını göstermiştir.
Burada altı çizilmesi gereken nokta şudur: Türkiye açısından IŞİD meselesi, ideolojik bir tartışmadan çok somut bir güvenlik sorunudur. Ne romantize edilebilir ne de hafife alınabilir. Meseleyi yalnızca polisiye tedbirlerle ele almak da yetersizdir; çünkü IŞİD, sınırdan değil, devlet boşluklarından ve toplumsal sorunlardan sızan bir yapılanmadır.
Şiddet, zayıf yerlerden yükselir. Türkiye için asıl ders, sınırlarının ötesindeki her çöküşün er ya da geç kendi güvenliğine yansıdığı gerçeğidir. Tehdidi ciddiye almak kadar, onu doğuran koşulları tespit edebilmek de hayati önemdedir.
