Işığın kırılıp yansıttığı tüm renkleri itinayla hapseden, asil beyaz ile ışık yoksunluğunda gözün duyumsayamadığı asi gölge, siyah.. Kış mevsimine de ağırlığınca damgasını vuran siyah ve beyaz; aynı safta omuz omuza lakin taban tabana zıt iki dost. Tan yerinin gedikli kızılı, sırasını savıp, yerini; doğayı nötrleyen ve kimselere hissettirmeden ustalıkla iç mekanımıza sızan renksizliğe bırakıyor. Dinginlik, sükûnet ve sakinliktir, sessizliğin tamamlayıcı unsurudur siyah beyaz. Tarafsız, yönsüz, etkisiz görünüşünün altında güçlü bir dönüşümün arefesidir.
Erkenci sabahlardan birine daha gözlerim açılıyor. Perdeyi araladığım da, iki kadim dostun buluşma noktası heybetli bir grilik karşılıyor beni. Aydınlığı maskeleyip incelikle durağanlaşan sis; havada asılı kalan cümleler gibi hareketsiz puslu gökyüzün de.
Sıcak kahvemin buharıyla hemhâl, dağılan kokusu ile yoldaşız gök ve ben. Böyle havalar da biraz kısılır, hem iç hem dış sesler, yarım kalan bir kitap fısıldar belki 'biraz yürüyebilir miyiz sayfalar arası?' , yahut bir müzik seslenir 'birlikte geçmişe doğru yolculuk yapar mıyız?' diye. Bir yol çağırır adımları, bir deniz kokusu duygulara seslenir.
Son günler de işittiğim bütün bu isteklere kayıtsız kalmasam da, çıt çıkarmadan durup sabırla bekleyen siyah beyaz filmlerin o suskun davetini sevgiyle kucaklıyorum en çok.
Kimi nemli kimi düşündürücü kimisi de tozlu maziden dökülen sıcacık ince kum taneleri.
Konu ne olursa olsun barındırdığı derinliği, dramatik fakat etkileyici bir atmosfer ile aktarır 'noir' diye tabir edilen siyah beyaz filmler. Karamsarlığın üzerinde canlanan ışık gölge oyunları, sisli sokakları saran belirsizlik, sigara dumanından yükselen o grilik, yaşanılan renksiz günlere en doğal şekilde eşlik eder. Yarım kalmış hikayeler içinde giderek eksilen insanların, yüzlerinde ki ifadenin yalınlığını yakın buluruz kendimize, fikri çatışmaların yansımasını ya da bir kavganın derin etkisini. Düşünün, bir yangın sahnesinde kıpkırmızı bir alevin ortasındasın ateşin rengi yok! Biliyorsun aslında alevin büründüğü, soyut sûreti. Yoğunluğun devinimi renksiz de olsa sarıp sarmalıyor o an seni.
Kim görebilir bir diğerinin yangınını, içine dökülen gri külü?, diyor iç sesim sekanslar arası. Tüm duyguları, duyular nötrlediğinde suskunluğa bürünen sesleri, kırılmadan önce bir kalbin çatlamasını, öfkenin, sevincin, bir gözyaşının yatağında çağlama eşiğinde ki doluluğu en çıplak en maskesiz biçimde önümüze serilir.
Doğada ki ağaçlar büyür gözümüzde; çalınmış renkleriyle, yapraklar terk ettiği dala son kez bakar, renksızliğe düşmeden önce. Veda etmeden gider bazı karakterler bakışların da işte yine sonsuz karanlık. İyinin kötüden keskin ayrımı olur, bastırılmış çığlıklar çığır açar, yerini bulamayan siyah ve beyaz gibi..
Zihnimin tarlalarında hüküm sürerken, gri başakların sallantısı, sahneye, 'Gölge düşmeden ışığın kıymeti bilinmez' sözü düşüyor usulca.
Düşleyip, düşünelim siyah ile beyaz arasında.
