Edalı bir uğultuyu ağırlıyor sancılı şehir. Şafağın, uykudan ağırlaşmış gözlerini yıkayan incecik yağmur şimdilik sakin. İstasyon ilk treni uğurlamamış, ilk vapur henüz iskeleden demir almamış. Evlerin soluk ışıkları bir bir yanıyor. Mecburiyet prangalarını giyerken, geç kalınmış bir hayatın paçalarından geçiyor yorgun ayaklar.
Yatıya kalmış sessizliği birazdan aralayacak; soluk ve soğuktan ürpermiş yüzler. Günü soluksuz bırakacak koşuşturmayı durduracak; gözünü yıllardır kırpmayan yaşlı odun fırınlarından yayılan kavrulmuş, susamlı simit kokuları…
Aynı senaryo, ayrı şehirler, bilindik rutinler, bizlerin hikâyeleri. Nerede gülümsüyorduk? Umarsız, şen kahkahaları kalabalıklar içinde ne zaman atıyorduk?
Ciddi günlerden geçiyor insanlar; mühim ve kalbi sarsan zamanlardan. Rutin içinde sıkışmış yürürken, rastgele bir vitrin camından yansıyan aksinde takılı kalıyor gözler; bir an, çok sene. Bir çayı yudumlarken dalıp gittiği anılar gibi; bir saniye, birçok geçmiş.
İnsanın arayış hâli diye bir hâl var, biliyor musunuz? Çağın müzmin illeti mi dersiniz, bilinçli bir seçim mi ya da zorunlu bir teslimiyet mi; muallâk.
İçinden geçenlerin içinde olmayış hâli… Ruhun dehlizlerinde ışığı aramanın sürüncemesi bu; bütünün kesirlere ayrılıp tekilleşme girdabına kapılışı ve akıntı şiddetli.
Grileşen ve gittikçe ağırlaşan hayatın, hafifleyerek kaybolmasını sağlayacak yollara ihtiyaç var; aynı ezgide buluşmaya, sıcacık bir köy kahvesinin çatısı altında içi ısıtan cümleler duymaya.
Yalnızlığın; insanı ıssızlığa mahkûm eden uykularından uyanmaya ihtiyacımız var.
Uyan şehir, uyan uykulu insan, u/yan..
