Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler, iki komşu devletin diplomatik temaslarından ibaret değildir. Tarihsel hafıza; kimlik inşası, bölgesel güç dengeleri ve uluslararası siyasetin iç içe geçtiği bir süreçtir. Bu süreci dünden bugüne doğru kronolojik sıralamayla izlemek gerekir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri, Türk-Ermeni ilişkilerinin soğuma noktasıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında imparatorluğun çözülme sürecine paralel olarak, Ermeni topluluklar içinde siyasi talepler ve örgütlenmeler artmış, bu durum merkezi otoriteyle ilişkilerin gerilimini arttırmıştır. 1915 yılı ise ilişkilerin tarihsel belleğinde en ağır yükü taşıyan dönemdir. Tehcir uygulaması, Ermeni toplumunda kitlesel bir travma olarak hatırlanırken; Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi anlatısında dönemin savaş şartları, karşılıklı kayıplar ve isyan bağlamında değerlendirilir. Tarafların bu olaylara dair yaklaşımları, ilerleyen yıllarda diplomatik ilişkilerin önündeki en temel engellerden biri hâline gelmiştir.
1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Ermenistan, Sovyetler Birliği’nin bir parçası olmuş, Türkiye’nin doğrudan muhataplığından çıkmış, İki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmamış, sınırlar fiilen kapalı kalmıştır. Soğuk Savaş yılları boyunca Türkiye’nin NATO üyesi olması, Ermenistan’ın Sovyet sistemine entegre bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürmesi, ilişkilerin mesafeli bir çizgide ilerlemesine neden olmuştur.
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Ermenistan bağımsızlığını ilan etti. Türkiye'nin bu yeni devleti tanıyan ilk ülkelerden biri olması, teoride yeni bir sayfanın açılabileceğini düşündürse de pratikte farklı gelişmeler yaşanmıştır. Aynı yıllarda Dağlık Karabağ sorunu Ermenistan ile Azerbaycan arasında sıcak çatışmaya dönüşmüş, Türkiye tarihsel, kültürel ve stratejik bağları nedeniyle Azerbaycan’dan yana açık bir tutum sergilemiştir. 1993’te Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarındaki ilerleyişi üzerine Türkiye, Ermenistan'la arasındaki kara sınırını kapatması, iki ülke ilişkilerinde uzun yıllar sürecek bir kopuşun başlangıcı olmuştur.
1990’lı ve 2000’li yıllarda Türkiye–Ermenistan ilişkileri, büyük ölçüde 'diplomatik temas yokluğu' üzerinden şekillenmiştir. Taraflar arasında ne büyükelçilikler açılmış ne de doğrudan siyasi diyalog kurulmuştur. Ermenistan diasporasının özellikle Batı ülkelerinde yürüttüğü soykırımın tanınması yönündeki faaliyetler, Türkiye açısından ilişkileri daha da zorlaştıran bir unsur olmuştur. Ankara bu girişimleri siyasi baskı aracı olarak görürken, Erivan tarihsel adalet arayışının bir parçası olarak değerlendirmiştir.
2008 yılında Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Erivan’a yaptığı ziyaret ve futbol diplomasisi olarak adlandırılan süreç, taraflar arasında temkinli bir iyimserlik yaratmıştır. 2009’da Zürih’te imzalanan protokoller, diplomatik ilişkilerin kurulmasını, sınırların açılmasını öngörüyordu. Ancak bu protokoller hem Türkiye’de hem Ermenistan’da iç siyasi tartışmalara takılmış, özellikle Karabağ meselesinin çözümsüzlüğü nedeniyle süreç askıya alınmıştır. Böylece normalleşme girişimi hayata geçmeden durmuştur.
2010’lu yıllar boyunca ilişkiler yeniden durağan bir çizgiye girmiştir. 2015’te 1915 olaylarının 100. yılı vesilesiyle uluslararası alanda artan tartışmalar, taraflar arasındaki mesafeyi daha da artırmıştır. Bu dönemde Türkiye, Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesini Karabağ sorununun çözümüne bağlamaya devam etmiş, Ermenistan ise bu iki konunun birbirinden ayrı ele alınması gerektiğini savunmuştur.
2020’de patlak veren İkinci Karabağ Savaşı, bölgesel dengeleri köklü biçimde değiştirmiştir. Azerbaycan’ın sahada elde ettiği askeri üstünlük ve sonrasında imzalanan ateşkes anlaşması, Ermenistan açısından ciddi bir yenilgi anlamına gelmiş ve bu yeni tablo, Türkiye–Ermenistan ilişkileri açısından etki yaratmıştır. Savaş sonrasında bölgede ulaşım koridorları, ticaret ve diplomatik temaslar yeniden tartışılmaya başlanmıştır.
2021’den itibaren taraflar, “ön koşulsuz diyalog” vurgusuyla yeniden normalleşme sürecine girmiştir. Özel temsilcilerin atanması, doğrudan uçuşların başlaması ve üçüncü ülke vatandaşlarına sınır geçişlerinin açılması gibi adımlar, ilişkilerde sınırlı ama somut ilerlemeler olarak kayda geçmiştir. Bununla birlikte iç politika dengeleri ve bölgesel gelişmeler her an süreci sekteye uğratabilecek potansiyel taşımaktadır.
Bugün gelinen noktada Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler ne tamamen kopuk ne de tam anlamıyla normalleşmiştir. İki ülke arasında temkinli, ölçülü ve kontrollü bir temas söz konusudur. Bu ilişki, geçmişin ağır mirası ile geleceğe dair ihtiyatlı beklentiler arasına sıkışmış durumdadır. Bu durum da İki tarafın kendi tarihsel anlatılarını korurken, bölgesel gerçeklerin zorlamasıyla diyalog kapısını tamamen kapatamadığını göstermektedir. Türkiye–Ermenistan ilişkileri, hâlâ tamamlanmamış bir hikâye olarak, zamanın ve siyasetin seyrine bırakılmıştır.
Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan Üçgeni: Bölgesel güç dengeleri, güvenlik algıları ve normalleşmenin sınırları
Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki ilişkiler, Güney Kafkasya’nın jeopolitik yapısını belirleyen temel eksenlerden birini oluşturmaktadır. Bu ilişkiler ağı yalnızca ikili diplomatik süreçler üzerinden değil, tarihsel hafıza, çatışma sonrası düzen inşası ve bölgesel güç rekabeti bağlamında değerlendirilmelidir. Literatürde sıklıkla vurgulandığı üzere, Güney Kafkasya’da istikrarın önündeki en büyük engel, çözümlenmemiş çatışmaların yarattığı güvensizlik sarmalıdır (Cornell, 2017).
Bu üçgenin merkezinde yer alan Azerbaycan–Ermenistan ilişkileri, Dağlık Karabağ ihtilafı nedeniyle uzun süre 'donmuş çatışma' kategorisinde ele alınmıştır. 2020 yılında yaşanan İkinci Karabağ Savaşı, bu tanımı geçersiz kılmış, sahadaki güç dengesini köklü biçimde değiştirmiştir. Azerbaycan’ın askeri ve diplomatik üstünlüğü, uluslararası ilişkiler literatüründe, sahadaki gerçekliğin diplomasiyi yeniden biçimlendirmesi olarak tanımlanan bir süreci tetiklemiştir (Freedman, 2021). Bu gelişme, Ermenistan’ın güvenlik paradigmasını ve dış politika yönelimlerini yeniden düşünmesini zorunlu kılmıştır.
Türkiye–Azerbaycan ilişkileri ise bu üçgenin en istikrarlı ve süreklilik arz eden boyutunu temsil etmektedir. İki ülke arasındaki yakınlık yalnızca etnik ve kültürel bağlarla değil, enerji güvenliği, savunma iş birliği ve bölgesel strateji alanlarında kurumsallaşmış ilişkilerle açıklanabilir (Shaffer, 2013). Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği destek, Karabağ savaşında dengeyi belirleyen faktörlerden biri olarak değerlendirilmiştir. Ankara’nın Ermenistan ile ilişkilerinde neden temkinli ve Azerbaycan merkezli bir yaklaşım benimsediği bu durumla açıklanabilir. Türkiye–Ermenistan ilişkilerinin geleceği, doğrudan Azerbaycan–Ermenistan barış sürecinin seyrine bağlıdır. Uluslararası ilişkiler teorisinde bu durum, 'üçlü güvenlik kompleksi' kavramıyla açıklanmaktadır. İki aktör arasındaki bir sorun, üçüncü aktörün güvenlik algısını doğrudan etkilemektedir (Buzan ve Wæver, 2003). Türkiye açısından Ermenistan ile tam normalleşme, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü ve güvenlik kaygıları dikkate alınmadan mümkün görülmemektedir.
Üçgenin geleceğini şekillendiren bir diğer temel unsur, bölgesel ekonomik entegrasyon ve ulaşım projeleridir. Zengezur Koridoru etrafında yürütülen tartışmalar, klasik bir altyapı projesinin ötesinde, egemenlik ve kontrol meselesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Azerbaycan bu hattı Nahçıvan ile ana kara arasında stratejik bir bağlantı olarak değerlendirirken Türkiye açısından bu koridor, Orta Asya ile doğrudan temas imkânı sunan jeoekonomik bir fırsat olarak görülmektedir (Bayramov, 2022). Ermenistan ise söz konusu projeye, devlet egemenliği ve güvenlik endişeleri nedeniyle ihtiyatla yaklaşmaktadır.
Uluslararası aktörlerin rolü de bu üçgenin geleceğinde belirleyici olmaya devam etmektedir. Rusya’nın Ermenistan üzerindeki geleneksel güvenlik garantörlüğü, 2020 sonrası dönemde sorgulanmaya başlanması, Ermenistan’ın dış politikada daha çok yönlü bir arayışa girmesine neden olmuştur. Avrupa Birliği ve ABD ise bölgeye daha çok normatif güç ve arabuluculuk kapasitesi üzerinden yaklaşmaktadır (Delcour, 2021). Türkiye bölgesel sorunların, bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiği tezini savunarak, çok aktörlü müdahalelere mesafeli bir duruş sergilemektedir.
Ermenistan’ın iç siyasi dinamikleri, üçgenin geleceği açısından ayrı bir analiz alanı sunmaktadır. Savaş sonrası dönemde Ermeni toplumunda ortaya çıkan travmatik atmosfer, dış politikada daha pragmatik, aynı zamanda daha kırılgan bir çizgi yaratmıştır. Türkiye ve Azerbaycan ile normalleşme ihtimali, ekonomik ve diplomatik kazanımlar vaat etse de sürecin iç kamuoyunda yaratacağı meşruiyet tartışmaları sürecin hızını sınırlamaktadır (Broers, 2020). Bu nedenle Erivan yönetiminin attığı her adım, iç siyaset ve dış politika dengesi içinde şekillenmektedir.
Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan üçgeninin geleceği ne kapsamlı bir barış düzenine ne de sürekli bir çatışma hâline işaret etmektedir. Daha olası senaryo, literatürde kontrollü normalleşme olarak tanımlanan, sınırlı iş birliği ve düşük yoğunluklu diplomasi modelidir. Taraflar, tarihsel anlatılarından ve temel pozisyonlarından vazgeçmeden, çatışma üretmeyen, birlikte var olma zemini aramaktadır.
Sonuç olarak bu üçgen, geçmişin ağır tarihsel mirası ile güncel jeopolitik zorunluluklar arasında şekillenmektedir. Türkiye stratejik önceliklerini koruyarak bölgesel istikrarı gözeten bir denge siyaseti izlemekte; Azerbaycan elde ettiği kazanımları kalıcı hâle getirmeye odaklanmakta; Ermenistan ise yeni bir güvenlik ve dış politika mimarisi inşa etmeye çalışmaktadır.
👇
(İlişkilerin geleceği, büyük barış söylemlerinden çok kademeli ve dikkatle hesaplanmış diplomatik adımlarla belirlenecektir.)
