Türkiye'de hayat pahalılığı artık geçici ekonomik dalgalanma değil; kalıcılaşmış yapısal krizin adı hâline gelmiştir. Özellikle gıda fiyatlarındaki artış, yalnızca istatistik tablolarında görülen oran değil, alışveriş arabasında yarım bırakılan ihtiyaç, sofrada küçülen porsiyondur. Mesele, teknik ekonomi başlığından ziyade, sosyal adalet ve kamusal düzen tartışmasının merkezindedir.
Son yirmi yıl, Türkiye ekonomisinin dönüşümünü anlamak için yeterince uzun bir zaman dilimidir. Geniş açıdan bakıldığında gıda enflasyonunun bu denli yüksek seyretmesi tek bir nedene bağlanamaz; çok nedenlilik de sorumluluğu muğlaklaştırmaz. Aksine, birbirine eklemlenen politika tercihleri, yapısal çatlaklar ve küresel aksi dalgalanmalar birlikte incelendiğinde ortaya düşündürücü bir tablo çıkmaktadır; hayat pahalılığı, üretim yapısının, ithalata bağımlı maliyet sisteminin ve güven kaybıyla derinleşen enflasyon sarmalının ürünüdür.
2000'li yılların ortasında görece düşük seyreden enflasyon, 2018 sonrasında yükseliş eğilimine girmiştir. Özellikle 2021–2023 döneminde uygulanan düşük faiz politikası ve para politikasındaki öngörülebilirlik kaybı, ürün fiyatlama aralığını sıklıkla değiştirmiştir. Enflasyon yalnızca oran değil, beklenti rejimidir. Beklentiler bozulduğunda piyasa aktörleri, gelecekteki maliyet artışlarını bugünden fiyatlara yansıtır. Kritik olan mesele, merkez bankası bağımsızlığı ve para politikası güvenilirliğidir. Uluslararası literatürde enflasyonla mücadelede güvenin rolü defalarca vurgulanmıştır. Güven kaybı, faiz oranı ne olursa olsun fiyatlama davranışını agresifleştirir. Ülkemizde firmalar yalnızca mevcut maliyet artışını değil, öngörülen belirsizliği de fiyatlarına eklemiştir. Sonuç olarak gıda fiyatları, yalnızca tarımsal maliyet artışlarının değil, makroekonomik güvensizliğin de taşıyıcısı hâline gelmiştir.
Kur şokları ve ithal girdi bağımlılığı
Türkiye'nin tarım ülkesi olduğu yönündeki yaygın kanaat, üretim zincirinin yapısal bağımlılıklarını çoğu zaman perdelemektedir. Gübre, tohum, tarım ilacı, yem, mazot ve enerji gibi temel girdilerin önemli bir kısmı döviz cinsinden temin edilmektedir. Bu durum, tarımsal üretimi doğrudan döviz kuru riskine açık hâle getirmektedir.
2018'de başlayan kur şokları, 2020 pandemi dönemi ve 2021 sonrası hızla düşen değerler, maalesef üretim maliyetlerini artırmıştır. Dövizdeki her artış, çiftçinin cebine doğrudan maliyet olarak yansımıştır. Kur artışı, ithal ürünlerle eş zamanlı olarak yerli üretimi de pahalılaştırmıştır. Burada ortaya çıkan paradoks şudur; ülkemizde domates TL ile yetiştirilir, ancak maliyeti dövize bağlıdır. Bu yapı, gıda fiyatlarını spekülatif hareketlere açık hâle getirmiştir. Kur istikrarı sağlanmadan gıda fiyat istikrarı sağlamak mümkün değildir.
Son yirmi yılda tarım politikalarında destek mekanizmaları bulunsa da küçük ölçekli üretici açısından sürdürülebilir bir üretim zemini oluşturulamamıştır. Dolayısıyla tarımda yapısal çözülme ve küçük üreticinin geri çekilişi söz konusu olmuştur. Girdi maliyetleri desteklerden daha hızlı artmış, planlı üretim sistemi yeterince kurumsallaşamamış, ürün bazlı arz-talep dengesi etkin biçimde yönetilememiştir. Kırsaldan kente göç, tarım nüfusunun yaşlanması ve genç kuşakların tarımdan uzaklaşması üretim kapasitesini daraltmıştır. Çiftçi sayısı azalırken üretim maliyetleri artmış, bu da birim fiyatları yukarı itmiştir. Arz daraldıkça fiyat artışı kaçınılmazdır. Tarım arazilerinin azalması ve bazı bölgelerde imara açılması da uzun vadeli üretim potansiyelini sınırlamıştır. Tarımsal üretim bir güvenlik meselesidir. Ancak bu güvenlik yalnızca söylem düzeyinde değil, planlama ve altyapı yatırımı düzeyinde korunmalıdır.
Küresel ekonomi son yirmi yılda istikrarlı bir çizgi izlememiştir. 2008 finans krizi, 2020 COVID-19 pandemisi ve 2022 Rusya-Ukrayna savaşı, özellikle gıda ve enerji fiyatları üzerinde ciddi baskı yaratmıştır. Pandemi döneminde tedarik zincirleri kırılmış, navlun fiyatları yükselmiş ve lojistik maliyetler katlanmıştır. Rusya-Ukrayna savaşı, buğday, ayçiçek yağı ve gübre gibi ürünlerde küresel arzı etkilemiştir. Türkiye, bu ürünlerde dışa bağımlı bir ülke olduğu için küresel fiyat artışlarını iç piyasaya daha sert yansıtmıştır. Ancak önemli bir ayrım yapılmalıdır; küresel şoklar tüm ülkeleri etkilemiştir, fakat etkilenme derecesi ülkelerin iç yapısal sağlamlığına göre değişmiştir. Türkiye'deki yüksek enflasyon, küresel dalgaların iç kırılganlıklarla çarpışması sonucu büyümüştür.
Enerji ithalatçısı bir ülkeyiz. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış yalnızca sanayiyi değil, tarımı ve lojistiği de etkilemiştir. Mazot fiyatındaki artış, çiftçinin maliyetini yükseltmiş; ürünün tarladan hâle, hâlden markete taşınması sürecinde nakliye zincirini pahalılaştırmıştır. Soğuk zincir maliyetleri, depolama giderleri ve elektrik fiyatları gıda fiyatlarını doğrudan etkilemektedir. Enerji fiyat istikrarı sağlanmadan gıda fiyat istikrarı sağlamak mümkün değildir. Enerji bağımlılığı, gıda enflasyonunun görünmeyen fakat belirleyici unsurlarından biridir.
Belirli dönemlerde kredi genişlemesi ve iç talep artışı teşvik edilmiştir. Tüketim artarken üretim aynı hızda artmamışsa fiyat artışı kaçınılmazdır. Ekonomik teoride talep arzı aştığında fiyat yükselir. Ülkemizde dönem dönem iç talep büyümeyi sürüklemiş; ancak üretim kapasitesi ve verimlilik artışı aynı paralelde ilerlememiştir. Bu da enflasyonist baskıyı artırmıştır.
Yüksek enflasyon ortamında firmalar savunma refleksi geliştirir. “Nasıl olsa artacak” beklentisi, maliyet gerçekleşmeden zam yapılmasına yol açar; maliyet enflasyonuna ek olarak beklenti enflasyonunu da tetikler. Stokçuluk eğilimi artar, fiyatlar ileriye dönük risk primi içerir. Güvenin azaldığı ekonomilerde fiyatlama rasyonel olmaktan çıkar; ihtiyatlı ve agresif hâle gelir. Son yıllarda gözlenen fiyat sıçramaları, yalnızca reel maliyet artışıyla açıklanamayacak ölçüdedir.
Hayat pahalılığı yalnızca fiyat artışı değildir; gelir artışının yetersizliğiyle birleştiğinde kriz kaçınılmazdır. Eğer ücret artışları enflasyonun gerisinde kalıyorsa reel alım gücü düşer. Ülkemizde özellikle sabit gelirli kesimler için alım gücü ciddi biçimde aşınmıştır. Dolayısıyla gıda harcamalarının toplam bütçe içindeki payı artmış ve düşük gelir grupları orantısız biçimde etkilenmiştir. Gıda enflasyonu, gelir dağılımındaki bozulmayı daha görünür hâle getirmiştir.
Çoklu neden, yapısal kriz… Hayat pahalılığı ve gıda fiyatlarındaki artış ne yalnızca küresel krizlerle ne de tek bir politika tercihiyle açıklanabilir. Çoklu nedenlilik sorumluluğu dağıtan bir gerekçe değildir; aksine para politikası tercihlerinden tarım planlamasına, kur istikrarından enerji bağımlılığına kadar uzanan zincir birbiriyle bağlantılıdır. Hayat pahalılığı bir tesadüf değildir. Ekonomik modelin, ithalata bağımlı üretim yapısının ve güven erozyonunun birleşimidir. Eğer yapısal reformlar, üretim planlaması ve kurumsal güven yeniden tesis edilmezse gıda enflasyonu geçici dalgalanmalarla değil, kronik bir sorun olarak varlığını sürdürür.
Ekonomi yalnızca büyüme oranlarından ibaret değildir; bir toplumun sofrasındaki ekmeğin kalınlığıdır. Ekmek inceliyorsa mesele teknik değil, sistemiktir.



