Bu Bir Erdoğan Övgüsü Değil; Muhalefetin Kendi Gücünü Harcamasına Dair Bir Not
Baştan net olayım: Bu yazı Erdoğan’ı övmek için yazılmadı. Muhalefetin hatalarını söylemek, iktidarı aklamak değildir. Bu ayrımı yapamıyorsak zaten siyaset konuşamayız.
Evet, muhalefetin güçlü isimleri var. Bunu inkâr eden ya saf olur ya da art niyetli. Ekrem İmamoğlu var. Hakkında açılan davalarla, siyasi yasak ihtimaliyle, hatta bugün cezaevi süreciyle tartışmaların merkezinde. Bir de Mansur Yavaş var; Ankara’da sessiz, daha devlet ciddiyeti olan, toplumun farklı kesimlerinden oy alabilen bir figür.
Yani sorun “aday yok” değil. Sorun şu: Bu iki ismi bile doğru bir siyasi stratejiye dönüştürememek.
Ben 45 yaşındayım. Bu ülkede liderlerin nasıl parlatıldığını da gördüm, nasıl harcandığını da. Bugün muhalefetin yaptığı şey, elindeki güçlü kartları masaya koymak değil; onları belirsizlik içinde yıpratmak.
Bir tarafta Ekrem İmamoğlu var. Muhalefet onu net bir şekilde sahiplenmek yerine, adını fısıltıyla anıyor. Ne tam arkasında duruyor ne de açık açık “bizim adayımız budur” diyebiliyor. Sonuç? İmamoğlu yalnızlaşıyor, iktidar baskısı karşısında savunmasız kalıyor.
Diğer tarafta Mansur Yavaş var. Toplumun önemli bir kesiminde karşılığı olan, kutuplaştırmayan bir isim. Ama o da sürekli “acaba mı?” sorusunun içinde tutuluyor. Ne sahaya sürülüyor ne de net biçimde konumlandırılıyor. Bekletilen aday, zamanla etkisini kaybeder.
İşte tam bu noktada erken seçim söylemi büyük bir çelişkiye dönüşüyor. Çünkü erken seçim çağrısı, Erdoğan’ın adaylığını mümkün kılıyor ama muhalefetin kendi adaylarını hâlâ belirsiz bırakıyor. Yani rakibini netleştiriyorsun, kendini flu bırakıyorsun.
Bu siyaset değil, bu plansızlık.
Muhalefet Ne Yapmalıydı?
Birincisi: Erken seçim yerine erken hazırlık yapmalıydı. Sandık tarihini değil, adayını ve programını netleştirmeliydi.
İkincisi: İmamoğlu’nu da Yavaş’ı da bir “ihtimal” olarak değil, birer siyasi değer olarak korumalıydı. Birini hukuki baskılara açık bırakıp diğerini sessizliğe mahkûm edersen, ikisini de zayıflatırsın.
Üçüncüsü: Seçimi Erdoğan üzerinden değil, Türkiye’nin geleceği üzerinden kurmalıydı. Sürekli “Erdoğan gitsin” demek yetmiyor. “Gittikten sonra ne olacak?” sorusuna net cevap vermek gerekiyor.
Bakın, bu bir Erdoğan savunması değil. Ama şu da gerçek: Erdoğan’ın en büyük şansı, karşısındaki muhalefetin kendi gücünü bile doğru kullanamaması.
Eğer muhalefet elindeki iki güçlü ismi net bir yol haritasıyla milletin önüne koyabilseydi, bugün erken seçim tartışması bambaşka bir yerde olurdu. O zaman “Erdoğan aday olur mu?” değil, “Türkiye ne kazanır?” konuşulurdu.
Ama şu an yapılan şey yine aynı: Gürültü çok, plan az.
Ve ben 45 yaşında bir seçmen olarak şunu söylüyorum: Bu ülke artık slogan değil, ciddiyet görmek istiyor.

