Türkiye’de son yıllarda yaşanan en büyük skandallardan biriyle karşı karşıyayız: Sahte diploma çetesi, devletin dijital sistemine kadar sızarak, kamu kadrolarına “hayali mezunlar” sokmayı başarmış. Mühendislik diploması olmayan kişiler baraj inşa etmiş, öğretmen olmayanlar çocuklarımıza ders vermiş. Sağlık alanında bile sahte belgelerle çalışan insanlar var.
Bu skandala karışan pek çok kurum ve üniversite var. Bunlardan biri de, yıllardır Türkiye’nin en saygın yükseköğretim kurumlarından biri olan Atatürk Üniversitesi. Evet, bu durum herkesi şaşırttı. Ancak olayın arka planına biraz daha dikkatli bakıldığında, bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını da görüyoruz.
Gerçeği İlk Fark Eden Kurum: Atatürk Üniversitesi
Olayın detaylarına indiğimizde, Atatürk Üniversitesi’ne ait olduğu iddia edilen 18 sahte diplomanın, üniversitenin kendi iç denetim birimi tarafından fark edildiğini öğreniyoruz. Dahası, üniversite yönetimi bu bilgiyi gizlemek yerine, 2024 yılı Mart ayında Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’na bizzat suç duyurusunda bulunuyor.
Bu, sıradan bir hareket değildir. Çünkü Türkiye’de birçok kurum kriz anında içine kapanır, sessiz kalır ya da süreci yönetmek yerine üstünü örtmeyi tercih eder. Atatürk Üniversitesi ise tam tersine, süreci sahiplenmiş, sistemi sorgulamış ve hukuki süreci başlatmıştır. Bu davranış, kurumsal cesaretin ve halktan yana olmanın göstergesidir.
Eski Yönetimin Gölgesi
Tabii ki bu olay yaşanırken herkesin aklına şu soru geliyor: Peki bu sızıntı neden daha önce fark edilmedi? Bu noktada gözler doğal olarak üniversitenin önceki yönetimine çevriliyor. 2020-2024 yılları arasında görevde olan rektörlük döneminde, dijital altyapının ve güvenlik önlemlerinin yeterince güçlü tutulup tutulmadığı sorgulanmaya açık. Elbette yargı ya da devlet denetimleri bu konuları daha iyi açığa çıkaracaktır.
Ama artık önemli olan geçmişi kurcalamaktan çok, bugünden yarına nasıl bir yol çizileceğidir.
Yeni Dönem, Yeni Güven
Atatürk Üniversitesi mevcut yönetimiyle birlikte sadece sorunu ortaya çıkarmakla kalmamış, çözüm için de adım atmıştır. Bu tavır, üniversitenin sadece akademik bir kurum değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal sorumluluğu olan bir kamu kurumu olduğunu göstermektedir. Kurumların büyüklüğü krizle değil, krize verdikleri tepkiyle ölçülür.
Bugün Atatürk Üniversitesi bu tepkiyi doğru vermiştir. Şeffaf davranmış, sorumluluk almış ve ülke menfaatini kurumsal imajın önüne koymuştur.
Medya, Eğitim Kurumlarına Düşman Olmak Zorunda Değil
Medya olarak bizler, elbette toplum adına sorgulamakla görevliyiz. Ancak sorgulamak, yıkmak değil; doğruyu açığa çıkarmak içindir. Atatürk Üniversitesi örneğinde gördüğümüz gibi, bazı kurumlar doğru refleks gösterdiğinde, onların yanında durmak da kamu yararına hizmettir.
Çünkü bizler biliyoruz ki, bu ülkenin üniversiteleri yalnızca öğrenci mezun etmiyor; aynı zamanda güven, liyakat ve şeffaflık gibi değerleri de taşıyor. Bu değerleri savunan her kurumla, medya olarak şeffaflık, bilgilendirme ve toplumla iletişim konusunda iş birliği yapmaya her zaman açığız.
Diplomalar sahtedir belki… Ama çözüm niyeti, samimiyetle ortaya konuluyorsa; hem güven hem de itibar yeniden inşa edilebilir.
Atatürk Üniversitesi, bu krizi doğru yöneterek bize bunu bir kez daha gösterdi.
Not: Bu yazı, hem okuyucuya doğru bilgiyi aktarmak hem de Atatürk Üniversitesi'nin toplumla daha güçlü bir iletişim kurabileceği alanlara dikkat çekmek için kaleme alınmıştır.
Kurumların iletişim ve güven süreçlerine katkı sunmak da bizlerin görevi.
